Kayıp BürosuKAYITBulunduğu yer: —devamını oku →

Pura hastahaneden eve çıktı sonunda.

Kapıyı açtığımızda bir hışırtı kopuverdi.

Koltukların kenarları, halının üzeri, hatta mutfak tezgâhı… Her yer meydandan toplanmış konfetilerle doluydu. Aptal Pura tüm konfetileri alıp eve taşımış! 

İlaç poşetini masanın kenarına bırakıp eşikte durdum.

“Pura,” dedim. “O gün direğin dibine koşup bayrağı ilk yarıya indiren sendin. Madem inanmıyordun, niye bunları eve getirmek için helak oldun?”

Pura havada yakaladığı sarı bir konfeti kâğıdını parmağının ucuyla döndürdü ama bir şey demedi.

Ben de meydanda Pura’nın dişinden alıp dizimizin üzerine koyduğumuz, sonra cebime attığım o tek pembe konfeti parçasını çıkartıp dağınıklığın içinde bir daha bulunamayacak biçimde bıraktım!

Mutfaktaki buzdolabı o gün uğultu değil, sanki evin bütün yorgunluğunu içine çekip geri veriyordu. Halının üzerine saçılmış konfetiler, biraz deniz esintisi alınca kendi kendilerine hışırdıyordu bunların dışında salonda tık yoktu.

Sonra telefon çaldı. Ekranda anneanne yazıyordu. Pura telefonu açtı.

Kamerayı burnunun ucuna dayadığı için ekranda devasa bir gözlük camı, beyaz tülbentin oymaları ve bir insan yüzü olması gereken yerde bulanıklık görünüyordu.

Anneanne sordu: “Nasılsın benim güzel evladım?”

Pura, alçılı kolunu bir robot kolu gibi kaldırıp telefonu doğrulttu: “İyiyim.” dedi gülümseyerek, “sen nasılsın?”

Anneanne elini kulağına götürdü, sanki duymasını engelleyen tülbentmiş gibi kaldırarak tekrarladı: “Nasılsın benim güzel evladım?”

Pura sesini bir tık yükseltti: “İyiyim, İyi. Sen nasılsın”

Anneanne cevabı birazcık bile anlamadıktan sonra başka soruya geçti: “O nasıl? Yanında mı?”

Pura yutkundu. Boğazındaki düğüm, ekranın parlaklığında bile seçiliyordu. Yüzünü kameraya yaklaştırdı ve bir metronom gibi, ritmi hiç bozmadan bağırmaya başladı:

“İyiyim anneanne.” “İyiyim.” “İyiyim.” “Her şey çok iyi. Merak etme” Yüzüne de gülümsemeyi koymayı ihmal etmiyordu.

Anneanne ne derse desin, Pura ritmi bozmadı.

Anneanne ekrana bakıp içtenlikle gülümsedi. “Aferin benim güzel çocuklarıma, hep böyle olun” dedi. Sonra dudaklarını kameraya yapıştırıp piksellerin üzerinde buğulu bir öpücük bıraktı. Hat kesildi.

“Pura senin anneannen yok ki” dedim “Hem bütün ülke öğrendi olanları, madem kendine anneanne buldun ona da söyleseydin?”

Pura gözlerini tavandaki rutubet lekesine dikti. Rutubet lekesi de ona baktı, ikisi arasında yıllardır süren bir sessizlik anlaşması varmış gibiydi.

“Torununu arayan bir nene. Beni yanlışlıkla aradığından beri ara ara konuşuyoruz. Aslında konuşmuyoruz. 3-4 ay önce işitme cihazını çalmışlar, tek bir kelime bile duyamıyor” dedi Pura.

Vera kaşlarını kaldırdı. “İşitme cihazını mı çalmışlar? Ne yapacaklar, ikinci el kulak olarak mı satacaklar?”

“İnsanlar ne yapacaklarını şaşırdılar iyice” dediğimde ise karşılık olarak “insanlar ne yapacaklarını şaşırmadılar, insanlar nasıl hayatta kalacaklarını şaşırdırlar” dedi Pura.

“Peki  kadın duymuyorsa niye ayin yapar gibi ritim tutturup ‘iyiyim’ diye bağırıyorsun?” dedim sonra.

Pura, alçısının ucuyla ekrandaki o ıslak lekeyi silmeye çalıştı, sanki anneannenin öpücüğünü geri vermek ister gibi.

“Çünkü,” dedi, önemli bir açıklama yapacakmış gibi sonra durdu. Hiçbir şey demedi.

Sonra sustuk. Ama bu sefer sessizlik de ritim tuttu. Buzdolabı uğuldadı. Konfetiler hışırdadı. Tavanın rutubeti genişledi. Pura’nın alçısı hafifçe tık etti.

Bu böyle Pura iyileşip işe başlayana kadar devam etti…