Pazartesi sabahı saat altı buçuk.
Mutfak buğulu. Ocaktaki çaydanlığın sesi yeni kesilmiş. Yerdeki konfetiler her tarafı kaplamış olmasaydı, haftanın ilk gününe kasvetli bile denebilirdi.
Pura mutfağa girdiğinde üzerindeki kıyafetler sanki ona değil, başka birinin heybetli gövdesine göre alınmış gibiydi. Kış sezonu başlamadan alışveriş yapması gerektiğini söylemişti Vera. Aptal Pura gidip her tarafı alçılıyken yapmıştı alışverişini. Üstüne bir de hastane süresince kilo verip eriyince o gün zorla içine girdiği kıyafetler şimdi omuzlarından dökülüyor, paçaları yerleri süpürüyordu.
“Turnikede öterse,” dedi Pura, sandalyeye oturmadan. “Ne olur?”
“Ötmez,” dedi Vera. Adli tatilde olduğu için acelesi yoktu, önünde ne bir dosya ne bir evrak vardı bu sefer. “Niye ötsün?”
Pura oturdu. Sarkan gömlek kollarını iki kat kıvırdı, yetmedi bir kat daha. Sol kol da aynı. İki dirseğinde şişkin birer yumak oluştu.
“Hem tanırlar seni.”
“Beni mi, giriş kartını mı?”
Vera, gözünü masadaki budaktan ayırmadan, “Giriş kartını” dedi.
Pura kartı çıkarıp masaya bıraktı. Plastik hafifçe tık etti. Fotoğraftaki çocuk gülüyordu, saçları uzun, sakalları henüz beyazlamamıştı.
“Bu ben değilim. Bu çocuk gülüyor bir kere.”
“Sensin. Altı ay önceki halin.”
“Altı ay uzun zaman, değişmişimdir.”
“Yine de sensin,” dedi Vera. “Seri numaran aynı.”
Pura kartı cebine tıktı. Eğildi, pantolonun bol paçalarını yukarı doğru kıvırmaya başladı. Bu defa da ayak bileklerinde iki tuhaf yumak büyüdü.
“Böyle gitsem, Şef ‘Sirkten mi kaçtın?’ demez mi?”
“Der,” dedi Vera. İlk defa başını kaldırıp Pura’nın o katlanmış kollarına, sarkık omuzlarına baktı. “Tam öyle der.”
Pura’nın yüzü aydınlandı. Şapşal, kocaman bir tebessüm oturdu yanağına.
“İyi bari,” dedi. “En azından tanıdık bir şey söyler.”
Sonra bana dönerek devam etti:
“Gerçekten soruyorum. Depodakiler şimdi orada durmuş, ‘Pura gelse de şu kolileri taşısa’ diye beni mi bekliyorlar?”
“Hiç sanmıyorum Pura,” dedim. “Kamyon yanaşmıştır, onun boşalmasını bekliyorlardır.”
Pura durdu. Ağzı yavaşça aralandı. Sonra bir kahkaha patlattı. Öyle bir kahkaha ki, çaydanlığın demiri tıkırdadı, konfetiler havalandı. “Doğru ya,” dedi “beni niye beklesinler, kamyon dururken.”
O sırada Pura’nın saatinin alarmı çaldı. Pura bileğini kaldırdı, alarmı susturdu. Hemen ardından masadaki telefonu aydınlandı: “İşe giriş saatinize 43 dakika kaldı.”
Pura kalkan bileğindeki saate baktı. Siyah, en ucuzundan plastik bir saat. Şirketin “Aramıza Hoş Geldin” paketinin bir parçası. Kutusundan promosyon tükenmez kalem, logo basılı anahtarlık ve işte bu pilli plastik saat çıkmıştı.
Şirket o saati Pura’yı işe aldığı sırada eline tutuşturarak “Bizde zaman değerlidir” demişti. Pura ise ilk günden anlamıştı. O saat, bir karşılama hediyesi değil “Daha yeni geldin ama şimdiden dakikaların bize ait, sakın geç kalma, bizde vakit nakittir” demenin ucuz bir yoluydu. Şirkete adım attığı ilk saniyeden itibaren üzerine çakılmış plastikten hafif bir kelepçe.
Pura kayışı daha içteki bir deliğe takmaya çalıştı ama parmakları tırnaklarına kadar sızladığı için beceremedi. Zaten daha işe kabul edildiği gün sakatlanıp evde yata yata eridiği için saat bileğinde durmuyordu. Kolunda bir aşağı bir yukarı serbestçe kayıyordu.
“Bak,” dedi Pura, kolunu hafifçe sallayarak. Saatin tıkırtısı bileğe çarpan plastiğin pat pat sesiyle karıştı. “Daha yeni işe girdim, hemen koluma bunu taktılar. ‘Hoş geldin’ hediyesiymiş. Ama saat bile benimle kalmak istemiyor Vera, daha ilk haftadan kolumdan kaçmaya çalışıyor.”
Vera başını kaldırdı. Pura’nın o sallanan koluna, kayıp duran saate baktı. Sonra Pura’nın gözlerine.
“Saatin kaçtığı yok,” dedi Vera. “Senin kolun incelmiş, küçülmüşsün.”
Pura’nın yüzü bir an dondu. “Doğru,” dedi. “Ben küçüldüm.”
Kolunu indirdi. Saat gürültüyle dirseğine kaydı, gömleğin katlarında kayboldu. Ama bu sefer kolunu tekrar kaldırdı, saati bulup çıkardı, bileğine doğru itti. Saat yine kaydı.
“Bak,” dedi, “kaçıyor işte.”
“Kaçmıyor,” dedi Vera. “Düşüyor.”
“Düşüyor!” dedi Pura “Aynı benim gibi!”
“Ben düşüyorum, saat düşüyor, her şey düşüyor.”
Vera yerinden kıpırdamadı. Sadece bardağına uzandı, bir yudum aldı. “O zaman,” dedi, “kalk bakalım. Düşen her şey yere çakılmıyor. Bazıları tutunuyor.”
Pura doğruldu. Saati tekrar bileğine takmaya çalıştı, bu sefer başardı. Kayışı en içteki deliğe geçirdi. Saat bileğinde sıkıca durdu.
“Bak,” dedi, kolunu havaya kaldırarak. “Durdu.”
Vera gülümsedi. İlk defa.
“Durdu,” dedi. “Ama zaman geçiyor. 39 dakikan kaldı.”
Pura saatine baktı. Sonra telefona. Sonra kapıya.
Kalktı. Tereddüt etmeden. Ama paçalar birbirine takıldı, düşmek üzereyken masanın kenarına tutundu.
“Yavaş,” dedi Vera. “Yine düşeceksin.”
Pura doğruldu. Kapıya yürüdü. Eşikte durdu. Arkasına döndü.
“Vera,” dedi.
“Ne?”
“Saatin zamanı şaşmıyor.”
“Evet.”
“Ama ben şaşıyorum,” dedi Pura. “Her gün biraz daha.”
Ve güldü omuzlarını silkerek. Ama bu kez sessizce.
Bir süre öylece durdu ona yetişebilmem için, elini kapının kola attı, eşikten geçip bir adım attı, yine durdu.
“Ne oldu?” dedim.
Başını kapıya doğru eğdi. “Duydun mu?”
“Ne?”
“Hiç,” dedi. “Sadece sustu.”
Bir an bekledik. Kapının arkasından hiçbir ses gelmedi. Ne bardak tıkırtısı, ne fısıltı, ne “aptal”. Sadece sessizlik.
Pura gülümsedi. “İyi,” dedi. “En azından susmayı da beceriyor.”
Ve yürümeye devam ettik. Yürürken Pura’nın botlarından çıkan ses tüm apartmanda yankılandı. Güvenlik için kaliteli botlar gerekiyormuş, hoşgeldin paketinin içinden kaliteli botlar kataloğu da çıkmıştı. Pura botları alırken “aptal saat yerine bu botları vermeliydiler” demişti. Botlara rağmen paçalar yerleri süpürmeye devam etti. Saat bileğinde duruyordu ama Pura onu unutmuştu bile.
Otobüse yetişmek için hızlandık…