Otobüse yetişmiştik. Turnike ötmedi. Pura, etrafı yonca yapraklarla süslenmiş otomatik hazırlanmış “hoş geldin” kartı bile almıştı. Gün boyu depoda geçmişti. Zemine yapıştırılmış küçük, siyah-beyaz kodlu kareler, sarı şeritler, uzayan-kısalan bip sesleri, bol gelen eldivenler, ayaklarda beton ağırlığında botlar.
Gün bittiğinde -biten sadece iş saatleriydi- kendimizi göl kenarına attık. Vera “ördekleri beslemek yasaktır” tabelasının önündeki bankta bizim için hazırladığı sandviçlerle bekliyordu.
Gökyüzü hâlâ aydınlıktı, yıllar geçse de alışılmayan bir aydınlık bu. Güneş batmamak için hep oyalanıyordu Pura’ya göre. Göl kenarı yine doluydu. Bütün şehir oradaydı sanki. Havlusunu taşa göre hizalayan bir kadın, topu suya atıp getiren bir köpek, “deniz suyu esansı” yazan şişeyi paylaşan iki kız, su geçirmez bir torbayı göğsüne bastırıp akıntıyla süzülen biri, “hava on dokuz derece” diye fısıldayan iki yaşlı, güneş kremini sırasıyla birbirine sürenler vardı. Arkamızda şehir her zamanki gibiydi. Otobüsler geçiyor, kapılar açılıp kapanıyor, herkes sırasını bekliyordu. Her şey zaten böyle olması gerekiyormuş gibi akıp gidiyordu._
Pura kıyıda durdu. Ayakkabılarını çıkarmadı.
Yanındaki çocuk avuçlarıyla su içmeye çalışıyordu, su, parmak aralarından dökülüp aynı berraklıkla göle dönüyordu. Haberler “Dünya’nın en temiz gölü, içilebilir” bile demişti bu göl için. Pura’nın da merakı kabardı sonunda. Eğildi, elini suya soktu, bir avuç aldı, dudağına götürdü. Bekledi. Boğazı yakan, genzi tutan o keskinlik gelmedi.
Başını kaldırdı, karşı kıyıya baktı. Ufkun bitmesi gereken yerde dağlar duruyordu. Önce yeşil, sonra gri, sonra mora dönen, en tepede beyaz katmanlarıyla. Bir şey aradı gözleriyle bilinçsizce, bulamadı.
Rüzgâr sudan doğru esti, Pura’nın saçlarını hafifçe dalgalandırdı. Pura elini saçına götürdü, tuzun kurumasıyla sertleşmesini bekledi. Olmadı. Aynı rüzgârla birlikte sudan ağır bir koku sızdı kıyıya. Pura burnunu kaldırdı, kokladı. Tanıdık bir şeydi ama yanlış bir tanıdıklıktı. Islak, çürümüş bir yeşilliğe benziyordu ama çok daha durgun, çok daha ölü.
“Bu koku bozuk,” dedi, burnunu kırıştırarak.
“Nesi bozuk?” dedi Vera.
“Bilmiyorum,” dedi Pura.
Birkaç adım ötede biri oltasını sarmaya çalışıyordu, misina parmaklarına dolanmış, kendi üstüne düğümlenmişti. Güneşte kuruyan ip sertleşmişti; yaklaşan rüzgâr, o ısınmış naylonun keskin kokusunu taşıdı aralarına.
Pura durdu, izledi onu uzun uzun. “Balık var mı?” diye sordu.
“Yok bugün,” dedi adam, gülümseyerek.
Pura başını salladı. Adamın gülümsemesinin ardında hiçbir dalga sesi yoktu, sadece rüzgârın çim üzerindeki hışırtısı.
Ayakkabılarını hâlâ çıkarmamıştı ama şimdi eğilip bir avuç doldurdu kıyıdan, kum değil, iri, düzensiz çakıllardı, her biri farklı boyda, farklı renkte, farklı şekillerde. İçlerinden bir tanesini dikkatlice seçti Pura, taşı avucunda tarttı, vücudunun o alelacele sıvanmış kırıklarına inat hafifçe yan dönüp suyu hizaladı ve taşı fırlattı. Taş hiç sekmedi, düz bir şekilde suya gömüldü, “cup” diye.
“Bu olmadı,” dedi Pura, gerçekten şaşırmış gibi. İkinci bir taş aldı, daha dikkatli nişan aldı, fırlattı. Bu sefer taş suya değmeden az önce elinden kaymış gibi, yanına, karaya düştü.
“Kolun mu tutmuyor,” dedi Vera, ilk kez sesinde bir alay tonu değil, gerçek bir merak vardı.
“Kolum tutuyor,” dedi Pura, kendini savunur gibi. “Buranın taşları sekmeyi unutmuş.”
Onca çakıl taşının arasında sonunda aradığı taşı bulmuş gibi sevindi, üçüncü denemesinde iki kere sekti, sonra battı. Pura’nın yüzü aydınlandı, sanki bir yarışı kazanmış gibi.
Bir tanesini daha seçti, dikkatlice tarttı avucunda, attı suya. Taş olabildiğince uzağa gitti bu sefer sekerek. Kimsenin, hatta benim bile zor duyabileceğim bir fısıltıyla suya doğru mırıldandı: “Sana taş sektirmeyi de öğretirdim.” Sanki orada olan birine söylüyormuş gibi ya da olmayan birine.
Bir martı geçti tepelerinden, alçaldı, suya yaklaştı, sonra vazgeçip tekrar yükseldi, hiçbir şey almadan.
“Aç mı o?” dedi Pura.
“Belki de ne aradığını unutmuştur,” dedi Vera, gökyüzüne bakmadan.
Güneş alçalmaya başladığında, suyun yüzeyinde kısa bir titreşim oldu, altın rengi, dalgalı, birkaç saniye sürdü sadece.
Pura kollarını iki yanına bıraktı.
Denizin sesini bile unuttum,” dedi birden. “Nasıldı? Dalga hâlinde miydi? Dalgaları takip etsek denize ulaşır mıyız?”
Kıyıya vuran küçücük suyu ayağının ucuyla geri itti.
“Deniz niye ki?”
Tatlı su, soruların hepsini yuttu.
Vera bir süre sessiz kaldı. Gözlüğünü çıkardı, sildi, elinde tuttu. “Önce sandviçini ye” dedi sonunda.
Pura başını salladı, hiçbir şey demedi.
Uzaktaki su bisikletlerinden biri devrildi o sırada, içindeki iki çocuk kahkahalarla suya düştü, sığ suda debelenip tekrar tekneye tırmandılar. Pura’nın iç çekişiyle çocukların kahkahası aynı anda, aynı havada asılı kaldı bir süre.
Çocuklar gülüyor, biz de orada olmayan bir denizin kenarında betonla çimlerin birleştiği yerde oturup kaldık.
Dönüş yolunda kimse konuşmadı uzun süre. Eve varmadan telefon titredi cebinde. Ekranda bir bildirim belirdi: yeni bir mail.